Bu hafta sonu Cizre'de genç bir çocuğun, üniversite sınavının ardından hayatına son verdiği acı haberiyle yüzleşmek zorunda kaldık. Bu haber, yalnızca bir ailenin acısı değil, aynı zamanda toplum olarak hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir uyarıdır. Bir çocuğun geleceğini belirlemesi beklenen birkaç saatlik bir sınavın, onun yaşamından daha ağır gelmesi nasıl mümkün olabilirdi? Bu çocuk, yalnızca bir sınav sonucunu değil, yıllardır omuzlarına yüklenen beklentileri, "başarılı olmazsan değersizsin" düşüncesini ve sürekli kıyaslanan bir neslin yorgunluğunu taşıyordu.
Bir çocuğun ölümü karşısında yalnızca "neden yaptı?" diye sormak kolaydır; ancak asıl zor soru, "onu bu noktaya getiren neydi?" sorusudur. Bir çocuğun hayata veda etmesinde elbette tek bir sebep aranamaz; ancak onu bu noktaya iten koşulları konuşmak zorundayız. Sisteme karşı, çocuklarımıza karşı daha gerçekçi olmak zorundayız. Eğitim sistemine dönüp bakmak gerekiyor. Sistemin kendi verdiği eğitim, neredeyse hiçbir öğrenci için tek başına yeterli görülmüyor. Ailenin geliri düşük de olsa yüksek de olsa, birçok aile, çocuklarının geride kalmaması için özel derslere, kurslara, ek kaynaklara yönelmek zorunda hissediyor kendini. Bu, ne büyük bir çelişki değil mi? Sistemin yetiştirdiği öğrenciyi, yine aynı sistemin sınavına hazırlamak için sistemin dışına ihtiyaç duyuyoruz. Bu düzen, kendi içinde büyük bir paradoks taşımıyor mu?
Eğitim sisteminin bu çelişkileri, çocukları üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Sınavların giderek artan zorlukları, fırsat eşitsizlikleri ve imkânlara erişemeyen çocukların hissettiği eksiklik duygusu, bu baskının temel nedenleri arasında yer alıyor. Peki, bu yükün altında ezilen bir çocuğun sessiz çığlığını kim duyacak? Ya da ona "sen bir puandan, bir sıralamadan ibaret değilsin" cümlesini kim yeterince güçlü söyleyecek? Bu sorular, eğitim sistemimizin temel sorunlarını ortaya koyuyor. Sisteme itirazım şu: Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü de olmamalı. Bir eğitim düzeni önce çocukların hayatına dokunmalı, sonra onlardan başarı beklemelidir.
Bu haber, bana yıllar önce okuduğum Veronika Ölmek İstiyor kitabını hatırlattı. Çünkü roman tam da bu kırılma noktasına dokunuyor. Veronika, dışarıdan bakıldığında hiçbir eksiği yokmuş gibi görünmesine rağmen, yaşamın anlamını kaybetmiştir. Roman boyunca şu soru karşımıza çıkar: İnsan gerçekten yaşamak istemediği için mi ölümü seçer, yoksa kendisine dayatılan hayatın içinde nefessiz kaldığı için mi? Bugün kaybettiğimiz bu genç çocuk da bize aynı acı soruyu bırakıyor: Eğitim sistemi çocukları hayata hazırlayan bir yer mi, yoksa onları yalnızca bir yarışın içine sokan bir eleme alanı mı? Bu soru, eğitim sistemimizin temel amaçlarını sorgulamamız gerektiğini gösteriyor.
Bir gencin sessiz vedası, yalnızca bir ailenin acısı değildir; hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir uyarıdır. Çünkü bir toplumun gerçek başarısı, kaç öğrencinin kazandığıyla ya da bir çocuğun kaç puan aldığıyla ölçülmez. Gerçek başarı; kaç çocuğun kendini değerli, anlaşılmış ve hayatta güvende hissettiğiyle ölçülmelidir. Eğitim sistemimizin çocukları yalnızca bir yarışın içine sokan bir eleme alanı olarak değil, onları hayata hazırlayan bir yer olarak görülmesi gerekiyor. Bu, ancak çocukların ruh sağlığını ve mutluluğunu önceleyen bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir.
Bu haber, aynı zamanda eğitim sistemimizin sorumluluklarını hatırlatıyor. Çocukların eğitiminde, yalnızca akademik başarı değil, aynı zamanda their ruh sağlığı ve mutluluğu da önemli bir yer tutmalıdır. Eğitim sisteminin, çocukları yalnızca bir yarışın içine sokan bir eleme alanı olarak değil, onları hayata hazırlayan bir yer olarak görülmesi gerekiyor. Bu, ancak çocukların ruh sağlığını ve mutluluğunu önceleyen bir eğitim sistemi ile mümkün olabilir. Genç kardeşimize Allah'tan rahmet, ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Acınızı da paylaşıyor, sistemin noksanlığının da mahcubiyetini yaşıyorum.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen giriş yapın veya kayıt olun.